Mehmet Emin YAĞMUR

Mehmet Emin YAĞMUR

yagmurhoca@hotmail.com

Diğergâm Olabilmek

“Kendiniz için istediğinizi mümin kardeşiniz için de istemedikçe kâmil mümin olamazsınız…” Buhari, İman, 13 buyurur Allah Rasulü… 

          “Mümin müminin kardeşidir. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz…” Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr, 66 diye kardeşliğe çağırır Nebiler Nebisi…

         “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de olgun mümin olamazsınız”- Müslim, İman, 22 der Efendiler Efendisi…

 Rasulüllah ’ın bu üç öğüdü bize çok şeyler söylüyor… Diğergâmlığı öğretiyor… İmanın olgunlaşmasının önemini dile getiriyor… Kardeşlikten bahsediyor… Nesep kardeşliği kadar inanç kardeşliğinin önemini vurguluyor… Cennete girmek için imanın, kâmil müminlik için sevginin şart olduğunu dile getiriyor… Getirdiği dinin önemli güzelliklerini gözler önüne seriyor…
 
        Zira İslam: Sevgi ve saygıyı önceleyen bir dindir... Kardeşlik duygularının öne çıkarılmasını isteyen bir inanç sistemidir… Bencillik yoktur İslam’da… Kin, düşmanlık, nefret duygularına yer yoktur O’nda… Menfaatperestlik, bencillik yasaktır dinimizde… Hasbîlik vardır… Fahrilik vardır… Samimiyet vardır… Teslimiyet vardır… Bende olan kardeşimde de olsun düşüncesi vardır… Hasetlik, fesatlık yoktur. İmrenmek, gıpta etmek vardır.

          İslam’da üç günden fazla din kardeşimize küsmek bile helal değildir. Nitekim Resulümüz, şöyle buyurmaktadır: “Müslümanın müslümanı üç günden fazla terk etmesi helal değildir.”Buhârî, Edeb 57, 58, 62; Müslim, Birr 23 

           Bunu duyan ashap harfiyen nefislerinde uygulamışlardır. Hz. Bilal ve Ebû Zer’in tutumları meşhurdur: 

          Bir gün aralarında bir tartışma geçmiştir. Her ikisi de kendisinin haklı olduğunu iddia etmiştir. İkna edemediler birbirlerini... Ama Ebu Zer kararlıydı fikrinde… Bir anda gazaba geliverdi… Bilali Habeşi’nin kalbini istemeyerek de olsun kırıverdi… “Ey siyah kadının oğlu…” deyiverdi… Bilal üzülmüştü… Kalbi kırılmıştı. İncinmişti... Ama incitmek istemedi. 
Cevap bile vermedi… Oradan müteessir bir şekilde ayrılan Bilâl, Rasulüllah’ın huzuruna geliverdi… Üzgündü… Rengi solgundu…

         Nebiler Nebisi: “Ne oldu Ya Bilal?” Diye sordu.

         “Ya Rasulüllah! Allah indinde siyah ile beyazın, Arap ile Arap olmayanın, efendi ile kölenin farkı var mıdır?” diye cevap verdi Bilâl… “Hayır Ya Bilâl!...”“Allah katında fazilet ölçüsü takvadır. Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba hiçbir üstünlüğü yoktur.”Veda Hutbesinden (Bkz. İbn Hişam, II, 601 vd.);Ahmet b. Hanbel, V, 411 diye cevap veren Rasulüllah’a; Hz. Bilâl! “Ebu Zer’in bana siyah kadının oğlu demesi doğru mudur?” diyordu…

 Biraz sonra üzgün bir şekilde huzura gelen Ebû Zer, Hz. Peygamberin huzurunda boynu bükük, suçlu edasıyla dururken Hz. Peygamberin: “Ben sende hala cahiliye kokularını duyuyorum!..” İkazına, Ebu Zer: “Ne emredersen onu yapayım Ya Rasulüllah!” diyordu. “Hemen git, kardeşin Bilal’den özür dile…” Bilal’in kapısının eşiğine yanağını koyan Ebu Zer, başladı O’nun sabah ezanı için kapıyı açmasını beklemeye… Nihayet tan yeri ağarmıştı… Sabah ezanı okuyacaktı Bilal… Hazırlığını yaptı… Abdestini aldı… Açtı kapıyı… Bir de ne görsün! Ebu Zer uzanmış kapının önüne yatıyor… Kalkmasını istiyor. Fakat Ebu Zerr’in şu feryadı yankılanıyor… “Ey kardeşim Bilâl, senden özür dilemeye geldim. Çıkarken ayağınla günahkâr yüzüme basmadıkça, beni affetmedikçe buradan kalkmayacağım…” diyor.

         Yaşlı gözlerle Bilal:

       “Ey kardeşim Ebu zer, senin o nurlu yüzün çiğnenmeye değil, öpülmeye lâyıktır” diyordu… 

Affettiğini haykırıyor, kucaklayıp öpüyor ve birlikte mescide gidiyorlardı...Üç gün bile küskün duramıyorlardı... Çünkü onlar, Rasulüllah’a tam bağlıydılar. Dünya onlar için gaye değil, maksada ulaşmak için bir vasıtaydı… Geçiciydi… Faniydi… Ahiret kalıcıydı… Ebediydi… Üç günlük dünya da kırılganlığa gerek var mıydı?… Gönül yıkmak İslam’ın ruhuna uyarmıydı?... Elbette hayır!... Onlar da buna inanmışlardı… Dünya menfaati için dargınlığa gerek yoktu… Dünyanın cazibelerine kapılıp ahiret ihmal edilmemeliydi… Nitekim ihmal edilmiyor, İmtihan, gayet güzel veriliyordu… Ve sonunda onlar: “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razıdırlar.” Tevbe, 9/100 müjdelerine nail oluyorlardı… Şefaatleri bizimle olsun!. Kardeşlik duygularını öne çıkarmak lazım… 

“Ben” yerine “biz” demek lazım…
“Bana” yerine, “bize” diyebilmek lazım… Hâsılı diğerkâm olabilmek lazım…
 İşte bir diğergâmlık örneği… Huzeyfetü’l-AdevîHazretleri anlatıyor: 

         “Yermuk harbinde savaş bitmişti. Elimde bir bardak su olduğu halde yaralılar arasında dolaşıyordum. Maksadım amcamın oğlu Haris’i ** bulmak ve ona son anında su vermekti. Çünkü o yaralı düşmüş, belki de son anlarını da yaşıyordu... Nihayet Haris’i bulmuştum. Kan revan içindeydi. Dudakları kurumuştu. Her halinden hararetli olduğu belliydi. Suyu ikram ettim. Tam ağzına götüreceğim sırada ileriden canhıraş bir feryad, bir inilti geliyordu…

       “Su… Su”… Diye inliyordu… Haris bu iniltiyi duymuştu… İçmekten vaz geçmişti… Eliyle işaret ediyor ve “Ona götür, o kardeşim benden daha hararetlidir” demek istiyordu… Sesin geldiği yere koştum. İkrime *** (R.A.) idi. Suyu verdim. Tam içeceği ve hararetini söndüreceği sırada bir başka inilti etrafa yayılıyordu…

“Su… Su… Ah… ne olur bir yudum su veren yok mu?”...Diyordu… İkrime (R.A.)’de bu feryadı işitmişti. Su içmekten vaz geçmişti. Parmağıyla “Ona götür” diye işaret ediyordu. Hemen sesin geldiği tarafa koştum. Bu ses Iyaş  (R.A.)ın sesiydi. Son anlarını yaşıyordu. Kanlar içindeydi. Dudakları kupkuru olmuştu. Suyu ikram ettim. Heyhat ki içecek mecali kalmamıştı. Son nefeslerini veriyordu. 

       Ruhunu Rabbine teslim ediyordu. Bu haldeyken ağzından şu cümleler dökülüyordu: “Ya Rab ilâhi kelimatullah için, din ve iman davası için canımızı feda etmekten çekinmedik. Bizden şehitlik mertebesini esirgeme, cennetinden mahrum etme. Günahlarımızı affeyle Ya Rabbi!…” diyerek başı yere düşmüş ruhu cenneti âlâ’ya uçmuştu. 

İkrime’nin yanına koştum. Bari suyu ona vereyim dedim. O da çoktan şehadet şerbetini içmiş ruhunu Allah’a teslim etmişti. Haris’in yanına geldim O’nun hararetini söndüreyim dedim. Ne yazık ki O da rahmeti rahmana kavuşmuş, şehitler kafilesine karışmıştı. Huzeyfe (R.A.) diyor ki: “Son anlarında bile din kardeşini kendi nefsine tercih edebilen bu üç sahabenin durumu kadar hayatımda beni etkisi altında bırakan bir hadiseye rastlamadım.”Hâkim, Müstedrik, III, 270
         Eğer biz hasbiliği ve fahriliği öncelersek; Kardeşlik duygularıyla bezenebilirsek; Dünyada da ahirette de mutluluğu yakalamak kaçınılmaz olacaktır. Ama hasetlik, fesatlık, bencillik, kıskançlık, düşmanlık duyguları öne çıkacak olursa, mutsuzluk başımıza çok şeyler getirecektir. Şairin dediği gibi: 
       “Az bela sanma efendi sen hasedi, Mahveder hâsidi kendi hasedi...” 
Mahv-u perişan bir hayattan kurtulmanın tek çaresi Allah ve Rasülünün vaz ettiği evrensel prensiplere uymak ve uygulamaktır. Gerisi Lâf u güzaftır. 

MEHMET EMİN YAĞMUR
TURGUT ÖZAL ANADAOLU LİSESİ
DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ ÖĞRETMENİ
Son Yazıları Tüm Yazıları
Haber Scripti: Medya İnternet | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom