Bahar Var Ama Biz Yokuz
Remzi KOKARGÜL
Bu yıl bahar gerçekten “gelmiş” değil, adeta taşmış durumda. Yağmurlar durmadı, karlar eridi, dereler kabardı, barajlar doldu. Kapaklar açıldı, sular tahliye edildi. Doğa kendi dengesini kurdu; insanın müdahalesine ihtiyaç duymadan hem de.
Mayıs ayı ne üşüten bir soğuk bıraktı ne de bunaltan bir sıcak. Tam anlamıyla “rahatsız etmeyen bir bahar.” Ama ilginçtir, insan tam da böyle havalarda yerinde duramıyor. Çünkü şehir artık insanı dinlendirmiyor; sadece tüketiyor.
Biz de çıktık yola. İçimde uzun zamandır Bingöl yaylaları vardı. Şehirden uzaklaştıkça aslında sadece mesafeyi değil, üzerimizdeki gürültüyü de geride bıraktığımızı fark ettik.
Elazığ’dan geçerken Keban Barajı hâlâ ihtişamını koruyordu. Ama dikkat edin: Doğanın güzelliği bile artık “seyredilecek bir şey”e dönüşmüş durumda. İnsan bakıyor ama gerçekten görmüyor.
Kovancılar ve Karakoçan taraflarına doğru ilerledikçe manzara değişti: Beton yoktu, reklam yoktu, trafik yoktu. Ama asıl fark şuydu: Gürültü yoktu.
Bugün şehirde eksik olan şey manzara değil; sessizliktir.
Sarıca kayalıklarını geçince geniş düzlükler, göletler, sürüler ve çocukların yol kenarında sattığı otlar… “Gülük” dedikleri bir bitkiyi çuvallara doldurmuşlar. Bir yanda doğa üretmeye devam ediyor, diğer yanda insan küçük kazancını kovalamaya.
Dağlara çıktığınızda siyaset yok. Tartışma yok. Hatta çoğu zaman konuşma bile yok. Çünkü doğa, insanın sürekli konuşma hastalığını kabul etmiyor. Tek gündem var: Yaşayan bir düzenin kusursuz döngüsü.
Kar suları hâlâ tepelerden aşağı akıyor. Bitkiler sırayla açıyor: kardelen, çiğdem, sümbül, menekşe… Doğa bir takvim gibi işliyor. İnsan ise kendi takvimini bile tutturamıyor.
Bingöl yaylalarında gördüğümüz şey aslında çok netti: İnsan azaldıkça doğa çoğalıyor. Gürültü çekildikçe renk ortaya çıkıyor.
Ama işin acı tarafı şu: Biz bu görüntüleri “kaçamak” olarak yaşıyoruz. Bir günlüğüne gidip dönüyoruz. Sonra tekrar betonun, ekranın, gürültünün içine sıkışıyoruz.
Dönüş yolu her zaman daha ağırdır. Çünkü insan, doğayı bırakıp kendi kurduğu yapay dünyaya geri döner.
Bingöl’de meşhur “soğuk çeşme kavurması”nı aldık. Karakoçan’dan tulum peyniri ve kaymak… Doğadan kaçıp yine doğanın ürünlerine sarılıyoruz. Bu bile bir çelişki.
Şunu açık söylemek gerekiyor: Biz doğayı sevmiyoruz, sadece arada hatırlıyoruz.
Eğer gerçekten sevseydik, onu sadece tatil günlerine sıkıştırmazdık.
Bugün şehirler büyüyor ama insan küçülüyor. Teknoloji artıyor ama huzur eksiliyor. Biz ilerlediğimizi sanıyoruz, oysa sadece hızlanıyoruz.
Benim kişisel çıkarım net: İmkânım olsa haftalarca bir yaylada kalır, telefonun çekmediği bir yerde kitap okur, sessizliği dinlerdim.
Çünkü artık en büyük ihtiyaç “bağlantı” değil, kopuş.
Kalın sağlıcakla.
Herkese iyi bayramlar.


