Şehir Havaları-2
Remzi KOKARGÜL
Çok yer gezdim, çok insan tanıdım. Şunu öğrendim: Medeniyet asfaltla, AVM’yle, Wi-Fi’yle ölçülmez. Asıl medeniyet insanın zihninde ve vicdanında başlar. Bazı Memleketlerde insanlar birbirini tanımadan da sıraya girer, işini görür, hakkını arar. Oralarda “tanış” bir ayrıcalık değil, sadece bir kelimedir.
Yıllar sonra döndüm memleketime. Suyu hâlâ güzel, havası hâlâ serin. İnsanımız yeşilliği sever; evinin önüne mutlaka bir ağaç diker. Dut olur, kayısı olur, söğüt olur. Hiçbiri yoksa sarmaşık sarar evi. Beton bile utanır yeşilin yanında. Eskiden bahçe duvarları dikenli çalılarla, yamuk yumuk tahtalarla çevrilirdi. Üç beş metrekare toprak bulan hemen soğan, sarımsak, maydanoz ekerdi. Çünkü bu memlekette insan toprağa değil, toprak insana bakardı.
Sonra çağ geldi. Peyzaj geldi. Beton boyandı, çitler süslendi. Sarmaşıklar güllerle el ele verdi. Dışarısı güzelleşti; içeriye sıra gelmedi.
Bu memlekette her şeyin bir usulü vardır. Resmiyette kanun geçerlidir ama hayatta tanış konuşur. Tanışın varsa kapılar kendiliğinden açılır. Yoksa itmeye bile gerek kalmaz; kapı zaten yüzüne kapanır. Günlük hayat tanış esnafla, tanış ustayla, tanış memurla akar. Tanışsız insan, bu şehirde yaya kalmış araba gibidir.
Tanışınız yoksa manav size tezgâhın arka yüzünü gösterir. Çürük domates, buruşmuş biber, bir gözü hayata küsmüş patlıcan… İyileri ise arkada bekler. Akrabaya, eşe dosta; emmoğluna, dayıoğluna, bibi oğullarına. Onlar geldi mi çırağa bağırılır:
“La bağale, eyisini seç!”
İşte o an anlarsınız: Bu memlekette sebze ikiye ayrılır. Tanışlık domatesi ve el domatesi.
Bir gün bana da bu “el sebzeleri”nden verdiler. On kiloluk kasayı aldım, sağlam olanları ayıkladım. Kalanını meydandaki çöplüğe attım. Manavın yüzü düştü. Sanki çöpe sebze değil, memleket adabını atmışım. Dişlerinin arasından hırladı:
“Gardaş, sen ne demek istedin şimdi?”
Hiçbir şey demedim. Zaten bu memlekette bazı şeyler söylenmez, yaşatılır.
Alışveriş burada tanıştan yapılır. Mobilya, beyaz eşya, gıda… Çünkü malın da sınıfı vardır. Tanışa satılan mal dayanıklıdır; ele satılan ise kaderine razıdır. Siz “el” iseniz aldığınız ürün bozulur, geri götürürsünüz. Satıcı size mi kızar, mala mı küser belli olmaz. Tezgâha vurur:
“Karaş, sana da mal beğendiremiyik!”
“Sanki fabrikada değil, bizim evde bozulmuştur makine.”
Bürokraside işler daha zariftir. Memurun yüzü resmîdir, sesi soğuktur. Tanış değilseniz size bakmaz; bakarsa da gözlerinin içi değil, saati konuşur. Ama tanış içeri girdi mi hava değişir. Sert yüz yumuşar, dil çözülür. Aynı memur, az önce kanunu temsil ederken şimdi ahbaplığı temsil eder. Kısık sesle, kopçak bir Türkçeyle konuşulur. Siz anlamazsınız; zaten anlamanız da beklenmez.
Bu memlekette çok şey bilmek faydasızdır. Kanunu bilmek, hakkını bilmek, yol yordam bilmek…
Asıl mesele şudur: Kimi tanıyorsun.