Şehir Havaları-3
Remzi KOKARGÜL
Ben Bu Şehrin En Çok Çay Ocaklarını Sevdim
Bir şehrin ruhu, kalabalık caddelerinde değil; küçük masalarda demlenen çayın buharında saklıdır.
Bugün ikindiden sonra, eşim ve çocukları alışveriş için AVM’de bırakıp yakındaki camiye yöneldim. Namazdan sonra cami önündeki küçük bir çay ocağına oturdum. Alçak tabureler, daracık masalar… Herkes çayını almış, kendi hâlinde sohbet ediyordu. Bir süre çay içerken onları izledim; huzur dolu bir yerdi.
Zaten bir şehri hakiki manada keşfeden, onun masalı içinde büyümüş bir yazardan başkası olamazdı.
Bu yüzden bir şehrin âşığı ondan ne ister ki? Sokaklarında özgürce yürümek, havasını ciğerlerine çekmek ve seslerini dinlemek…
Ekmeğin, pidenin, kuru kahvenin, çekme helvanın en iyisinin nereden alınacağını; lahmacunun, kebabın, dönerin en güzelinin nerede yeneceğini bilmek… İşte o zaman şehir size kapılarını aralar.
Büyük şehirler her yönüyle bir cazibe merkezi olmuştur. Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, ilim öğrenmek, kültür ve sanatın içinde bulunmak… Taşradan şehre uzanan yolların yolcusu hiç eksik olmaz.
Ama çoğu zaman büyük umutlarla gelinen şehirler, insanın beklentilerini azar azar törpüler. Taşranın sıcaklığı, o içten tebessümü betonların arasında donar kalır. Maddi kazançlar artarken, manevi kayıplar derinleşir. İnsan, bir şeylerin eksildiğini geç fark eder; ama o eksiklik gönül toprağında derin izler bırakır.
Kadim şehir Malatya’nın çay ocakları da işte bu sıcaklığın mekânlarıydı.
Eskiden Akpınar’da, sebze hâli civarında çay ocakları sıralanırdı. Daha çok köyden, ilçelerden gelenlerin buluşma yeriydi buralar. İş konuşulur, hâl hatır sorulur, çay içilirdi.
Büyük Sinema’nın karşısındaki hanların altında, arabesk şarkıların yankılandığı, gençlerin uğradığı çay ocakları vardı.
Sıtmapınarı Camii’nin etrafı baştan sona çay ocaklarıyla doluydu. Akşam namazından sonra buralar taşar, sohbet koyulaşırdı.
Eski belediyenin arkasındaki işçi çay ocakları ise bambaşka bir dünyaydı. İnşaat ustaları ve işçiler sabah burada toplanır, işverenlerle buluşur, sonra dağılırdı. Akşam yine aynı masalarda günün hesabı yapılır, ertesi günün planı kurulurdu.
Bir de istasyon çay ocakları vardı…
Tren bekleyen yolcuların, gar çalışanlarının ve civar mahallelerden gelenlerin uğrak yeriydi. Bekleyişler çayla yumuşar, zaman orada ağır ağır akardı.
Dağda çoban nasıl güven verirse, şehirde de çay ocakları öyle bir güven hissi taşırdı.
Oraya gelenler belli bir terbiyenin, bir hayat tecrübesinin insanlarıydı. O masalara herkes oturamazdı. Taşkınlık yapan, huzuru bozan biri ya dışlanır ya da bir daha uğramazdı.
Ama ne var ki…
Depremle birlikte o çay ocakları da yok oldu, gitti.
Şimdi şehirde geniş caddelerde, bulvarlarda adına “kafe” denilen yerler türedi. Birkaç kez benim de yolum düştü buralara. Açık ve kapalı alanları, modern masaları, farklı bir kalabalığı vardı. İnsanlar kızlı erkekli oturuyor, kimi yanında süs köpeğini bile getirmişti. Çay bardakları büyümüş, çayın tadı küçülmüş gibiydi.
Ne yalan söyleyeyim…
Beni hiç sarmadı.
Belki alışkanlık, belki geçmişe duyulan özlem… Ama o yerlerde aradığım sadeliği, doğallığı, en önemlisi samimiyeti bulamadım.
Oysa ben…
İçerisi buhar ve sigara dumanından göz gözü görmeyen, ayakta zor durulan çay ocaklarını sevdim.
Simitçisinin, boyacısının, garibanının olduğu o kalabalığı…
“Usta, üç çay! Demli olsun!” diye yükselen sesi…
Bardak şıngırtılarını…
İnanın bana, hepsi bir araya geldiğinde bir İspanyol flamenko dansı gibi kulağıma çalınırdı.
Ve ben o gürültünün içinde, tarif edemediğim bir huzur bulurdum.