Bu yazıyı kaleme alırken 90'lı yılların ortalarından 2000'li yılların başlarına kadar olan gençliğimin ilk yıllarındaki açık oturumlar ve siyasilerin televizyonlardaki tartışmaları aklıma geldi. İnterneti açıp onlarca videoyu tekrar izledim. Birçoğunun ebediyete intikal ettiği siyasetçilerimizi rahmetle yad ederek başlamayı uygun gördüm.

Bugünlerde siyaset dili, iktidarından muhalefetine, siyaset yorumlayanlardan programcılara, siyasi parti üyelerinden vatandaşa kadar yani siyasal sistem içinde yer alan aktörlerinin iliğine kadar her aşamasında sertleşmeye, hakaretvari ve aşağılayıcı boyutlarahatta daha vahim olarakinsanları ayrıştırma boyutunaulaşmış durumda. Bu durumun yansımaları ideolojik düşünceler, güç odağındaki bağlılıkları ve karizmatik bağlılık ve sevgi ile bütünleşmiş olan tabanda da görünmeye, halkın nefret dili ile daha da ayrışmasına yol açıyor.

Yazının başında bahsettiğim izlerken imrendiğim açık oturumlardan birisinde dönemin siyasi parti başkanları programa katılıyor. İlk olarak Moderatör programın tarafsızlığına halel gelmesin diye Yüksek seçim kurulunun belirlediği seçim pusula sırasına göre söz hakkı ve konuşmacı sırası belirlediğini dile getiriyor. Ardından sokak röportajlarında vatandaşın istek, temenni ve sorularıyla birlikte açık oturum ilerliyor. Sözü alan siyasetçi o kadar nazik, o kadar olumlu konuşma ile söze başlıyor ki her sözü alan aynı nezaket ve saygı çerçevesinde diğerine bırakıyor. Bu program iki üç saati aşkın süre böylece devam ediyor.

Şimdilerde öylemi, siyasi parti liderleri bir arada programa çıkmayı bırakın meclis oturumunda bile yan yana gelmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Siyaset programlarına katılan siyasetçiler yirmi otuz metrekare alanda sert, hoş görüden uzak öfke dolu söylemlerini o kadar yüksek seslerle dile getiriyorlar ki Hintli bir düşünürün öğrencilerine söylediği şu söz aklıma geliyor,

“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır.
Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar.
Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
Kısacası “balık baştan kokar” misali siyasetçinin söylemleri tabana kadar yayılıp kitlelerin de aynı tarz söylemleri kullanmasına neden oluyor. İfade özgürlüğü kişinin yasalar çerçevesinde başkalarının haklarını ihlal etmeden düşüncelerini dile getirmesidir. Nefret söylemleri, aşağılayıcı ve hakaretvari sözleri siyasal özgürlük teması altında bir kılıfa büründürmek mümkün olamaz.
Bu dil gün geçtikçe daha da sertleşip insanları ötekileştirip, ayrıştırarak ahlaki ve etik değerlerin zamanla kaybolmasına yol açacak.
Kemal ASİLTÜRK
[email protected]