Kutlu Yayınevi’ne bağlı Kutlu Yazar Dergisi’nde 9 Şubat 2026 tarihinde yapılan söyleşimiz, okurlarımız için aşağıda yer almaktadır.
Edebiyatın günümüzdeki değeri üzerine ne düşünüyorsunuz? Çağımızın koşulları içindeki yerini nasıl değerlendirirsiniz?
Günümüzde edebiyatın değerini anlayabilmek için önce çağımızın temel gerçeğini görmek gerekir: giderek artan bir bilgi ve görüntü karmaşası içinde yaşıyoruz. İnsan her gün sayısız mesaja, habere ve görüntüye maruz kalıyor; fakat bütün bu yoğunluk içinde derinlik çoğu zaman kayboluyor.
İşte tam bu noktada edebiyat devreye giriyor. Edebiyat, insanı yavaşlatan, düşündüren ve kendi iç dünyasıyla yüzleştiren bir alan olarak önemini koruyor. Günümüzün hızlı tüketim kültürü içinde zorlanıyor gibi görünse de, aslında insanın anlam arayışına en kalıcı cevaplardan birini yine edebiyat veriyor. Bu nedenle ben, tüm değişen şartlara rağmen edebiyatın gücünü kaybetmediğini, aksine her dönemde kendini yeniden var etmeyi başardığını düşünüyorum.

Yaşamadığınız bir duyguyu yazabilir misiniz? Böylesi bir metni okuyucunun doğalymış gibi hissetmesini nasıl sağlardınız?
İnsan her duyguyu birebir yaşamış olmayabilir; ancak yazar, yalnızca kendi hayatını değil, başkalarının hayatlarını da gözlemleyen ve hisseden kişidir. Yazarken kendi deneyimlerimin yanı sıra okuduklarımdan, gördüklerimden ve insan hikâyelerinden beslenirim. Sanatın gücü de burada ortaya çıkar: Yazar, bilgi birikimini ve hayal gücünü birleştirerek yaşamadığı bir duyguyu bile insana ait kılar. Okuyucunun bunu doğal hissetmesi ise samimiyetle mümkündür; çünkü insanın kalbine dokunan her duygu, bir yerden sonra hepimizin ortak hikâyesine dönüşür.

Öykü ya da şiirlerinizde kendinizden söz ettiğiniz oluyor mu?
Gezi ve anı türündeki yazılarımda çoğu zaman kendi hayatımdan izler bulunur. Yaşadıklarımı, tanık olduklarımı ve zaman içinde biriktirdiğim tecrübeleri yazıya aktarırken, okurun da o anların içine dâhil olmasını, benimle birlikte o yolculuğu hissetmesini isterim. Çünkü samimiyetle anlatılan her hatıra, bir süre sonra yalnızca yazara değil, okura da ait bir anıya dönüşür.

Yazdıklarınızı ilk kime okutuyorsunuz? Niçin?
Eskiden yazılarımı, çok okuyan ve görüşlerine güvendiğim bazı arkadaşlarımla paylaşırdım. Zaman zaman Türkçe ve edebiyat öğretmenleriyle de metinler üzerinde birlikte değerlendirmeler yaptık. Ancak bugünlerde bu alanda düzenli fikir alışverişi yapabileceğim bir çevreye sahip olmadığım için, yazılarımı çoğunlukla kendi süzgecimden geçirerek olgunlaştırmayı tercih ediyorum. Zamanla insan, metninin ilk okuru ve en sert eleştirmeni olmayı da öğreniyor.

Kurgusunu beğenmediğiniz bir çalışmayı okuduğunuzda ne hissediyorsunuz? “Ben olsam böyle yazardım.” dediğiniz bir eser var mı?
Bir filmi izlerken ya da bir eseri okurken insan ister istemez kendi bakış açısıyla farklı ihtimaller kurabiliyor. Ancak her sanat eseri, onu ortaya koyan kişinin dünyasını ve anlatım tercihini yansıtır. Bu nedenle bir eseri bütünüyle başka bir biçime sokmayı düşünmekten ziyade, yazarın kurduğu dünyayı kendi içinde anlamaya çalışırım. Çünkü her eser, kendi bağlamı içinde değerlidir ve onu tamamen başka bir forma dönüştürmek çoğu zaman taşıdığı ruhu da değiştirebilir.

Kitabevlerine ne sıklıkla gidersiniz? Kitap alırken nelere dikkat edersiniz? Okuyucularınıza önereceğiniz ilk kitap ne olurdu?
Günümüzde teknoloji sayesinde aradığımız pek çok kitaba internet üzerinden kolayca ulaşabiliyoruz. Artık birkaç tıklamayla istediğimiz eseri bulmak mümkün. Yine de kitapçıların rafları arasında dolaşmanın, kitaplara dokunmanın ve sayfaların kokusunu hissetmenin ayrı bir büyüsü olduğuna inanıyorum. Bu yüzden fırsat buldukça kitabevlerine gitmekten de vazgeçmem.
Kitap seçerken içeriğin güvenilirliğine, anlatım gücüne ve bana yeni bir bakış açısı kazandırıp kazandırmayacağına dikkat ederim. Özellikle tarih ve dinî içerikli eserler ilgimi çeker; bu tür kitapları hem okumaktan hem de çevremdekilere tavsiye ederek paylaşmaktan büyük mutluluk duyarım. Okumaya yeni başlayanlara ise her zaman, insanı düşünmeye ve kendini keşfetmeye yönelten klasik eserlerden başlamalarını öneririm.

Kalem mi, klavye mi? Hangisiyle yazılmalı?
Artık klavye çağında yaşıyoruz ve yazma pratiğimiz de doğal olarak buna uyum sağladı. Ben de çoğu yazar gibi metinlerimi klavye kullanarak yazıyorum. Klavye, düşünceyi daha hızlı aktarmaya ve metin üzerinde kolayca düzeltme yapmaya imkân veriyor. Yine de zaman zaman kalemle yazmanın, düşünceyle el arasındaki o daha yavaş ama daha derin bağı hatırlattığını da inkâr edemem. Sanırım önemli olan araçtan çok, anlatılmak istenenin samimiyeti ve gücü.

Okurlarınıza son sözünüz ne olurdu?
2024 ve 2025 yıllarında yayımlanan iki kitabımdan elde ettiğim ilk gelirle, kenar mahalledeki bir okulda okuyan çocuklara harçlık dağıtmak ve kitaplarımı hediye etmek istedim. Ancak bu küçük niyet, resmi izin süreçleri nedeniyle beklediğimden daha geniş bir yolculuğa dönüştü.Valilikte yaptığımız görüşmede vali yardımcısının söylediği bir cümle zihnime kazındı:“Hocam, bizim insanımızın midesi değil, beyni aç. Gelin bunu tüm öğrencilere ulaşacak bir projeye dönüştürelim.”
Böylece kitap gelirlerim ve kitaplarım, il genelindeki ortaokul ve lise öğrencileri için ödül projesine dönüştü. Kitaplar satıldıkça yayınevi payı çıktıktan sonra bana düşen gelirleri öğrencilerle paylaştık. Yıl sonunda yapılan törende çocukların gözlerindeki sevinci görmek, yazarlık hayatımın en unutulmaz anlarından biri oldu. O gün şunu bir kez daha anladım: Yazmak yalnızca kendini ifade etmek değil; başkalarının hayatına küçük de olsa bir umut bırakabilmek demek.
Okurlarıma son sözüm şu olur: Eğer yazdıklarımız bir tek insanın bile kalbine dokunabiliyorsa, edebiyat amacına ulaşmış demektir.