Babam; Zabıta Salman Kokargül’e ithafla
“Hayatta ben en çok babamı sevdim.”
Can Yücel
Bu sensiz geçen altıncı kış…
Ne kadar da hüzünlüymüş soğuk coğrafyalarda babadan ayrı kalmanın yokluğu. Oysa her derdin ilacı sendeymiş. Şimdilerde bir gölge gibi üzerime çöken yokluğunu, sen varmışsın gibi davranarak hafifletmeye çalışıyorum.
Şair, “Hayatta ben en çok babamı sevdim,” diyor ya; ben de hayatta en çok babamı sevdim.
Kaç yaşında olursanız olun, babanın dizinin dibinde oturmak, onunla aynı sofrayı paylaşmak insanın kendini güvende hissetmesinin en sade yoludur.
Biz, otoriter babaların çocuklarıydık. Sesleri biraz yükseldi mi evde saklanacak bir köşe arardık. Bir bakış, bir kaş çatışı nerede durmamız gerektiğini anlatmaya yeterdi. Onların sözü üstüne söz söylenmezdi. Böyle gördük, böyle büyüdük. Ama bütün o sertliğin arkasında, insanın sırtını yaslayabileceği bir dağ gibi duran bir güven vardı.
Babam demiryolunda çalışırdı. Evden her çıkışında elinde sepetli valizi olur, bir haftalığına yola koyulurdu. Kapı kapanır kapanmaz içime bir hüzün çöker, hasreti evin her köşesine yayılırdı. Akşam sofralarında onun boş kalan yeri eksik bir cümle gibi dururdu. Yorgun gemiler limanlarını nasıl özlerse, biz de babamızı öyle özlerdik.
Sonra semt değişti, ev değişti; babamın işi de değişti. Belediyede zabıta memuru oldu. Zabıtalık zor bir meslekti. Kaldırımı işgal edenle, kural tanımayanla, haksız kazanç peşinde koşanla uğraşmak herkesin harcı değildi. Çelik gibi bir irade isterdi. O irade babamda vardı. Görevini kanunla vicdan arasında bir yerde yapmaya çalışırdı. Sert görünürdü ama kimseye haksızlık etmezdi.
Çarşıdaki esnaf zabıtaları pek sevmezdi ama konu babama gelince aynı cümle kurulurdu:
“Baban başkaydı, adam gibi adamdı. Uyardığında kızamazdık, çünkü samimi olduğunu bilirdik.”
Evde fazla konuşmazdı. Sabah erkenden kalkar, çoğu zaman biz uyanmadan evden çıkmış olurdu. Akşam geldiğinde yorgunluğu yüzünden okunurdu. Ama sofraya oturduğunda ev tamamlanırdı sanki. Biz çocuklar için babanın eve gelişi, günün gerçekten bittiği andı.
Yıllar geçti. Biz büyüdük, evlendik, başka şehirlere gittik. İnsan baba evinden bir kere çıktı mı bir daha tam anlamıyla oralı olamıyor. Gittiği yerde misafir, döndüğü yerde de misafir gibi kalıyor. Sokaklar aynı sokak, ev aynı ev olsa bile insanın içindeki yer değişiyor. Çocukluk geride kalsa da kocaman bir çınarın gölgesinden, bir dağın duldasından ayrıldığımı hissediyor ve üşüyorum.
Babam yaşlandıkça daha sessiz bir adama dönüştü. Onu aradığımızda çoğu zaman aynı cevabı alırdık:
“Camiye gitti.”
Sanki bütün babalar günün sonunda aynı yere gidiyordu. Sabah kuşlardan önce uyanır, akşam ezanıyla birlikte evine dönerdi. Güzel yaşayıp güzel ölmek isterdi. Kimseye yük olmadan, alnı açık gitmenin derdindeydi.
Sonra o gün geldi.
Şubat ayıydı. Şehrin üstüne kar yağıyordu. Yağan kar şehri beyaz bir cennete çevirmişti. Sert ve soğuk şubat, kışın bütün karakterini yansıtıyor; adı gibi içimizi bir türlü ısıtmıyordu.
Hastane parkında oturuyordum. Hayat dışarıda akmaya devam ederken benim için durmuş gibiydi. Telefon çaldı. Karşıdan gelen ağlamaklı ve ürkek sesle irkildim:
“Babanı kaybettik…”
O an içimde büyük bir boşluk açıldı. Sanki evin direği yıkılmış, güneş sönmüş, zaman durmuştu. Cenaze günü belediyeden arkadaşları, yıllarca birlikte çalıştığı zabıtalar, onu tanıyan herkes oradaydı. Resmî bir tören değildi ama herkes aynı şeyi söylüyordu:
“Bir çınar daha devrildi.”
Şimdi düşünüyorum da, babaların ömrü biraz yarım kalmış şiirlere benziyor. Kendi hayallerini tamamlayamadan çocuklarının hayatına karışıyorlar. Gölgeleri dağ gibi, sesleri ırmak gibi kalıyor geride.
İnsan büyüdüğünü babasını kaybettiği gün anlıyor. Kaç yaşında olursanız olun, babanın dizinin dibinde oturmak, onunla aynı sofrayı paylaşmak insana hâlâ çocuk gibi güvende hissettiriyor. Meğer hayatımız boyunca sırtımızı yasladığımız şey, fark etmeden onların varlığıymış.
Zaman eridi, günler gelip geçti. Kızacaksın biliyorum ama sigaraya yeniden başladım. Ne yapayım; yegâne dert ortağım o şimdi.
Ve bugün anlıyorum ki insan, yıllar geçse de babasının gölgesinden tam olarak hiç çıkamıyor. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gitse bile içimizde yaşamaya devam ediyor.