Vefa sadece İstanbul'da bir semtin adı değildir. O, insanın kalbinde taşıdığı en eski emanettir. Belki de yaratılışla birlikte ruhumuza bırakılmış bir hatıradır. Çünkü insan, ilk vefasını Rabbine vermiştir. Henüz dünya kurulmadan önce, ruhlar âleminde verilen o ezelî söz; "Evet, Sen bizim Rabbimizsin." hitabına verilen cevaptır. Vefa, işte o cevabın dünya üzerindeki yankısıdır.
İnsan bu dünyaya geldiğinde birçok şeye bağlanır. Anneye, babaya, dosta, eşe, evlada, toprağa ve hatıralara... Fakat zaman geçtikçe görür ki bağlandığı her şey fânidir. Çocukluk gider, gençlik gider, dostlar dağılır, sevdiklerimiz birer birer aramızdan ayrılır. Hatta aynalar bile bir gün bize yabancılaşır. Ömür, avuçlarımızdaki su gibi sessizce akıp gider.
Belki de bu yüzden insanın içinde derin bir yalnızlık vardır. Kalabalıkların ortasında bile hissedilen, gecenin en sessiz vaktinde kapımızı çalan bir yalnızlık... O yalnızlık bize hakikati fısıldar: Bu dünyada hiçbir dost ebedî değildir.
Âşık Veysel'in "Benim sadık yârim kara topraktır." demesi boşuna değildir. Çünkü insan, vefayı aradıkça çoğu zaman vefasızlıkla karşılaşır. Beklediği omuzları bulamaz, güvendiği kapıların kapandığını görür. Fakat yine de kalbin derinliklerinde bir vefa özlemi yaşamaya devam eder.
Çünkü insan vefa ile yaratılmıştır.
Ne var ki vefa sadece dostu unutmamak değildir. Vefa, anne-babanın saçlarına düşen akları görebilmektir. Bir öğretmenin emeğini yıllar sonra hatırlayabilmektir. Çocukluk günlerinin geçtiği sokağa karşı bile minnet duyabilmektir. Bir dostun derdini kendi derdi gibi taşıyabilmektir.
Asıl vefa ise insanın Rabbini unutmamasıdır.
İnsan çoğu zaman kendisini yalnız bırakanlardan şikâyet eder ama dönüp kendine bakmaz. Acaba o, kendisini hiç yalnız bırakmayan Rabbine ne kadar vefalıdır? Seccadesini kaç kez yalnız bırakmıştır? Kaç gece tövbeyi ertelemiş, kaç sabah şükrü unutmuştur? İnsan bazen vefasızlığın en büyüğünü, kendisini yoktan var eden Rabbine karşı işlediğini fark edemez.
Oysa ölüm yaklaşınca bütün perdeler incelmeye başlar. Dostlar kapıya kadar gelir, mezara kadar gelemez. Mal mülk dünyada kalır. İnsan, hayatı boyunca peşinden koştuğu şeylerin bir gölge gibi dağıldığını görür. O anda yanında kalan tek şey, gösterdiği vefa olur. Anne-babasına olan vefası, dostlarına olan sadakati, yetimin başını okşayan eli, yaptığı iyilikler ve Rabbine olan kulluğu...
Belki de vefa, insanın dünyada kurduğu en sağlam köprüdür. Bir ucu geçmişte, diğer ucu sonsuzlukta olan bir köprü...
Bugün insanlığın en büyük yoksulluğu ekmek değil, vefa yoksulluğudur. Güvenin zedelendiği, ilişkilerin menfaat üzerine kurulduğu, samimiyetin yerini gösterişin aldığı bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar birbirini tanıyor ama tanımıyor; konuşuyor ama dinlemiyor; görüyor ama fark etmiyor.
Buna rağmen umut hâlâ vardır.
Çünkü vefa ölmez; sadece unutulur. Kalbin derinliklerinde saklanan bir cevher gibi gününü bekler. Bir telefonla, bir ziyaretle, bir duayla yeniden canlanır. Bir yaşlının yüzündeki tebessümde, bir dostun omzunda, bir annenin duasında yeniden hayat bulur.
Ve insan anlar ki; dünyada bırakılacak en güzel miras mal değil, makam değil, şöhret değil; arkasından "Vefalı bir insandı." dedirtebilmektir.
Belki de kıyamete kadar yaşayacak olan tek hatıra budur.
